FATİH SULTAN

• 6/8/2006 - 'İsrailleşmeye' inat 'Min selamûn kalben li Beyrut!&

 


FERHAT KENTEL - GAZETEM.NET- “İsrailleşmeye” inat “Min selamûn kalben li Beyrut!”

Benim kelimelerim yetmiyor...
Sadece bütün dünyanın “israilleşmesinden” korkuyorum...
Uruguay’lı gazeteci-yazar Eduardo Galeano’nun yazdıkları içimi ürpertiyor:
“Demek ki bizler, karşılıklı birbirlerini öldürmekte uzmanlaşan bir hayvan türüyüz. (...) Daha ne kadar zaman ölüme böylesine âşık bir dünyanın mümkün olabilen tek dünya olduğunu kabul edeceğiz?”
Sadece bu topraklarda “israilleşmek” için can atanların yazıp, çizip kustukları laflar midemi bulandırıyor...
Bu “israilleşenler”, İsrail’in işlediği cinayetlere karşı gelmenin ilk adımının kendi topraklarında ölümden bahsetmekten vazgeçmek olduğunu görmek istemiyorlar... Kürt meselesi “bizim meselemiz” diyen, “silahsız külahsız insanca düşünelim şu meseleyi” diyenlere karşı gene, hâlâ, inatla “hain” demek için yırtınıyorlar...
Ama görmüyorlar İsrail’i... Baktıkları İsrail’i görmüyorlar...
İsrail “akıllı bombalar” atıyor “düşman çocukları” yer altında bile bulabilmek, onların kafalarını, bacaklarını koparabilmek, simsiyah kömür haline getirebilmek için... Taş taş üstünde bırakmıyor... Gözleri dönmüş vaziyette; çevre mevre dinledikleri yok; televizyon ekranlarına canlarını kurtarmaya çalışan katrana bulanmış yengeçler; bombalarla yakılmış, ezilmiş ağaçlar yansıyor...
Bu manzaraların kaçınılmaz olduğunu mu söylüyor bize “israilleşmek”?
Hiçbir gerekçe bu vahşeti doğrulayamaz! Ama her gerekçe sadece “israilleşmenin” gerekçesidir! Çünkü Galeano’nun dediği gibi, “İsrail daha önceki istilalarda Lübnan’ı yakıp yıktığında Hızbullah yoktu.”
Vahşetleriyle yeni “gerekçeler” yaratıyorlar; bugün artık Hızbullah var... Eskisinden daha güçlü...
Yıllar sonra bir arada yaşamayı başarabilmiş o cânım Lübnan’ın halkı “terörist” Hızbullah’ın ve Nasrullah’ın arkasında birleşiyor... Hızbullah’ın “şeriatçılığından” şeytan görmüş gibi korkması gereken dekolte kıyafetli genç kızlar, ellerinde Hızbullah liderinin fotoğrafıyla sokaklarda haykırıyorlar: “Hepimiz Hızbullah’çıyız! Hepimiz Nasrullah’ız!”
Ve bugün İsrail’in ortalıkta yıkacağı bina, köprü, ev, yuva, okul kalmadığı zaman, öldüreceği Hızbullahçı kalmadığı, cinayetlerine son vermek zorunda kalacağı gün Hızbullah çok daha güçlü olarak küllerinden doğacak... Bugün öldürülenlerin ruhları yerin yedi kat altından çıkacak...
İsrail’e karşı çıkanların “anti-semitizm”le suçlandığı palavralar da katillerin yönettiği bu ülkeye artık fayda sağlayamıyor... Çünkü gene Galeano’nun dediği gibi, İsrail’in vahşetine karşı çıkan, Filistinlilerle bir arada barış içinde yaşamak isteyen, Filistinlilere, Lübnan’lılara karşı savaşmak istemedikleri ve askerlik yapmayı reddettikleri için devletleri tarafından “hain” ilan edilen İsrail vatandaşlarını kimse kalkıp “anti-semit” olmakla suçlayamıyor...
Artık sadece İsrail ve cinayetleri var...
Ne utanç verici, bir ülkenin adının katillikle özdeşleşmesi!
Ve nasıl gurur verici bir şey olmalı, katillere katillerin dilinden cevap vermemeyi başarabilen bir ülke olabilmek! Gücünü öldürmemekten alabilen bir ülke olabilmek! Ve katil bir ülkeye tam da bu duruştan cevap verebilmek!
İsrail’e karşı direnmek onun kullandığı dilin ne kadar iğrenç ve sadece katillerin dili olduğunu söylemekten geçiyor... Katillerin diline karşı cevap vermenin yolu sadece o dili yeniden üretmemekten geçiyor... Bu iğrenç, küstah katillere karşı çıkmanın yolu burada “israilleşmemekten”; az ileride de sanki pek matah bir şeymiş gibi ulus-devlet olmaya, ABD’nin uzantısı İsrail gibi olmaya özenmemekten geçiyor...
Ne saçma bir şey bütün bu insansızlık hali karşısında yazı yazmaya çalışmak... Ama gene de inatla yazmak, konuşmak, söylemek gerek...
Çünkü, silahlar, bombalar İsrail’e ve “israilleşenlere” ait olsa da, Lübnan’dan bir grup Şii, Sünni, Ermeni, ve Maronit’in birlikte kaleme aldıkları mektupta söyledikleri gibi, “Hiçbir ordunun karşı koyamayacağı, hiçbir katilin öldüremeyeceği ‘zaman’ bize yani her yerin insanlarına ait... Sınırları olmayan, kimsenin yıkamayacağı söz, şiir, şarkı, müzik, görüntü, gözyaşları ve gülümsemeler, ölülerin hafızası ve yıkılmış kentlerin, yakılmış toprakların ağıtları, yaşam sevincinin timsali çocuklar bize ait...”
Hafızamızı, acımızı, sesimizi, soluğumuzu bir yerlere anlatmak, kayda geçirmek gerekiyor... “İsrailleşmenin” yarattığı korkuya direnebilmek için...
Benim anlatamadıklarımı anlatan ve “İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca misali tarafımız belli olsun” diyerek, acıları paylaşan Yıldız Yıldırım’ın Şam’dan yazdıklarını, o olağanüstü satırlarını okuyun en iyisi...

28 Temmuz, Şam
Annemin şarkısını dinliyorum.
Özlemden bahsediyor.. evladın anneye, annenin de evlada olan özleminden.
Annemi özledim.
Fakat gitmek istemiyorum.
Dönmek istemiyorum Türkiye’ye.
Burada kalıp ve belki de buradan gidip acılara ortak olmak istiyorum.
Filistinli, Lübnanlı, Iraklı anneler de özlüyorlar çocuklarını.
Ve çocuklar da özlüyordur annelerini.
Ne kadar büyümüş olursa olsun insan, hep çocuktur ve anneye ihtiyacı vardır.
Burada kalıp zulme rıza gösterenlerden uzak olmak istiyorum.
Çocuğunu kaybeden anneye teselli olabilmeyi , teselli edebilmeyi ne kadar da çok isterdim.
Ve çocuklar.
Ah içim parçalanıyor.
O kimsesizliği o yetimliği nasıl da taşıyabiliyorlar yüreklerinde.
Nasılda eziliyor ruhum insanlığın umursamazlığı altında.
Nasılda utanıyorum insanlıktan.
Filistin yıkılıyor!
Irak yıkılıyor!
Lübnan yıkılıyor!
Ve dünya bunu seyrediyor.
Elimden bir şeylerin gelmesini çok isterdim.
Kahrolası ben bu kadar tembel olmasam belki de şimdi kimseye bağımlı kalmaz ve kendi işimi kendim görürdüm...
Mülteci kampını ziyaret etmeliyim.
İnsanlara yardım etmeliyim.
Ablam telefonda sana ne diyor. Her şeye burnumu sokmamalıymışım. Türkiye’ye dönmeliymişim.
Bunu cidden böyle düşünüyor olması ne acı.
O insanların yerinde biz de olabilirdik. Sevdiklerimiz de olabilirdi.
O insanların yerinde değilim. Ama ben o insanları seviyorum.
Kardeşim gibi seviyorum onları.
Yeğenlerim, dostlarım gibi seviyorum.
İnsanların yürekleri insanlık melekelerini kaybetti.
Müslüman olduğunu söyleyenler ise tamamen yalancı!
Kimse bana Müslüman olduğunu söylemesin.
Alçaklığın adı İslam olamaz asla.
Ve kimse Müslüman değil artik.
İçim acıyor.
Allah’ım beni zalimlerden uzak tut.
İçim acıyor.
Bombalar yüreğimin orta yerine düşüyor.
İnsanlık öldü Allah’ım. İnsanlık öldü.
İnsanlar kör, sağır ve dilsizler güruhuna dönüştü.
İnsanlıktan çıktık Allah’ım.
Hayvandan da aşağıyız artık.
Zulme rıza gösteren şeytanın uşaklarıyız.
İnsanlık öldü Allah’ım.
Kalan mazlumları da iblisler her gün biraz daha yok ediyor.
Zevk ala ala.
Tadına vara vara.................................
2 Ağustos...
(...)
Çaresizlik hele de yakınında olunca daha bir başkalaşıyor.
Hastaneler, okullar, yurtlar mülteci dolu.
Hergün yanlarından geçip gidiyorum sessizce.
Bazen ağlıyorum tuhaf bakışlar altında.
Çaresizliğim beni zayıflatırken diğerlerini, yani savaşı, yıkımı ve göz yaşını yaşayanları güçlendiriyor.
(...)
Sabah gözlerimi “Min selamûn kalben li Beyrut” ile açtım.
(Selam sana yüreğimin derinliklerinden Ey Beyrut!)
Saldırılar başladığından beri dilimde dönüp duruyor.
Acılı ama sevgi dolu söylüyor Feyruz...

3 Ağustos 2006, Perşembe

Yorum (20) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 4/8/2006 - Üzerinize Farz Olan Cihadın Günü Hangi Gündür?

 

Üzerinize Farz Olan Cihadın Günü Hangi Gündür?

Ortak söz ortak eylem, ortak duruş yok artık. Dünya hızla bir ayrışıma gidiyor. Her ne kadar küresellik, tek tipliliği hedeflese de din olgusu bu ayrımı elzem kılıyor. Bugün Ortadoğu'da, dün Balkanlar'da olduğu gibi bir din ayrışımına, BM'nin tıpkı Bosna'da Müslümanlar katledilirken seyrettiği gibi seyirci kaldığını bir kez daha görüyoruz. Bu kaçıncı susuş, bu ne uzun sessizlik? BM dediğiniz topluluğu oluşturanlar kimler sanki? İşgalci ruhun müntesipleri, sömürgeci devletlerin birleşimi değil mi?


Çocuklarımızın ders kitaplarından kaldırılan şehadet, cihad, şehid, mücahid, mustazaf, kafir, küfür gibi sözleri yeniden ve hafızalarımıza kazıyarak okumamız gerekiyor.


Sizin savunmanız, sizin direnişiniz, terörizm ile özdeşleştirilirken, öte yandan alnının ortasından vurduğu üç yaşındaki kız çocuğunun karşısında nasıl manyakça güldüğünün şarkısını yazıyor küfrün askeri.


Lübnan'da çocuklar, kin ve düşmanlıkla yetiştirilen Yahudi çocukların güle oynaya imzaladığı bomabalarla vuruluyor. Hahamlardan, papazlardan onaylı işgaller, katliamlar, namus kıyımları yaşanıyor.


Irzını, namusunu, evini, işyerini, arazisini, anasını, karısını, çocuğunu korumak isteyen Filistinlinin her bir eyleminde ayağa kalkanlar, işgalcinin çocuklara bomba imzalatıp, çocukları vurmasına bir şey diyorlar mı? O bombalarla ikişer, üçer ciğerparesiini kurban veren baba; hıçla kinle dolmaz, beline bomba bağlayıp gördüğü ilk kalabalığa dalmaz mı? O zaman da tıpkı sahilde piknik yapan masum insanların katlini değil, iki askerin kaçırılışını gerekçe gösterdikelri gibi, işgale, katliama gerekçe gösterirler hep bir ağızdan.


Burada; tuzu kuru olan bizleri değil, o coğrafyada yüreği yangın yeri olan ananın ve babanın öfkesini konuşuyoruz. Irak'ta Afganistan'da ortaya konan direniş hareketini konuşuyoruz. Irak'ta, Afganistan'da ortaya konan direniş hareketini konuşuyoruz. Onların içine çekildikleri psikolojiyi, içine düşürüldükleri durumu konuşuyoruz.


Irak'ta, Filistin'de bebekler katledilirken, biz onların babalarının amcalarının direniş yöntemlerini tartışmadık mı kıran kırana? Sanki adil bir savaş varmış, sanki asker askere çarpışmalar yaşanıyormuş gibi. Bu işgalciler askeri hedefleri mi vuruyor, yoksa özellikle sivil halkın bulunduğu bölgeleri mi?... Hastaneleri, su depolarını, hayat kaynaklarını, can damarlarını vuruyor. Füzeler ıskalarsa, ilaçsızlık vursun. Susuzlık, açlık vursun diye yakıp yıkıyor.


Can, din, namus, mal emniyeti ateşe atılan insanlar dururken onların üstünden yürütüldü terörizm tartışmaları. Şimdi bir kez daha bu insanları düşünün, Lübnan'da bebeği bombalarla parçalanmış babayı düşünün. Şehit, terörist, mücahit, militan, cihad, direnişçi söylermlerini, yeniden karşılaştırın.


Bizler şu an zulmün pasif seyircileriyiz. Allah'ın, hesabını çok çetin soracağı bir manzaranın seyircileri... Irak'a giden bir Mücahid, dünya Müslümanlarına, Müslüman erkeklere şöyle soruyordu: "Müslümanlar! Irak'a gelişiniz ne kadar uzun sürdü? Yoksa düşmanın, gelip sizin yatak odalarınıza kadar girmesini mi bekliyorsunuz?"


Bu soru bugün şöyle de sorulabilir: "Yoksa düşmanın gelip sizin bebeklerinizi katletmesini mi bekliyorsunuz?"

Aslında Irak'ta girilen yatak odaları bizimdi; Filistin'de, Lübnan'da öldürülen ciğerparelerin bizim olduğu gibi. Ama bu suskun duruş ve bekleyiş, Allah'ın emirlerine rağmen niye? Çözmeye çalışıyorum.Müslümanlar bugün cihad etmeyecekse ne zaman edecekler? Üzerlerine farz olan cihadın günü hangi gündür? Sizler kime kızar kime öfkelenirsiniz? Sizin kıyamınız kime karşı, sizin kavganız kiminle ey Müslümanlar?


DEMET TEZCAN 04/08/2006 ANADOLUDA VAKİT

 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 26/7/2006 - DÜĞÜN VE MERASİMLERİMİZ

DÜĞÜN VE MERASİMLERİMİZ

 

SORU: Müslümanlar düğün ve benzeri merasimlerde nelere dikkat etmeli?

 

Müslüman ailelerin düğünleri de müslümanca olmalıdır. Bir sünnet icra edilirken haramlara, günahlara dalmamalıdır. Maalesef zamanımızda bir kısım Müslüman aileler, içkili çalgılı düğünler tertip ederek, aile binasının temellerine haram harcı koymaktadırlar. Düğünler evlenecek eşlerin en mutlu günlerinden biridir. O günler sevinç ve neşe günleridir. O bakımdan elbette düğünlerde meşru olan eğlenceler, şenlikler yapılacaktır.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır:

“Nikahı ilan edin. Onu meclislerde yapın. Düğünde tef çalın.” (Tirmizi)

“Helal ile haramı (zina) arasındaki fark, nikah kıymaktır. Tef çalmak ve haram olmayan şarkı, türkü, şiir okumaktır.” (Tirmizi, İslam Ahkamı, Zeki Soyak)

 

Kadınlar, erkeklere emanettir

Kadınlar, erkeklere Allah’ın bir emanetidir, diğer bir yönü ile birbirinin mütemmimidirler. En bariz örneği kız istemede erkek tarafı şu güzel ifadelerle talip olur: “Allahu Teala’nın emri, Peygamberimizin Sünneti, İmamı Azam’ın ictihadı ile kızınız Fatıma’yı oğlumuz Ahmet’e istemeye geldik.” Bunu demekle ilerideki muhtemel bir nikahın temeli atılmış olur. Bu şu demektir: Senin kızın bizim evimize geldiği zaman bizim evimizdeki geçerli hukuk İslam hukukudur. Bizim evimizde Allah’ın emirleri ve nehiyleri, Peygamberimiz (sav) sünneti, İmam-ı Azam ve ehl-i sünnet mezheplerinin ictihadleri geçerlidir diyoruz.

Bu sözümüz doğru ve güzeldir. Uygulamaya baktığımızda böyle değil. Müminler için bu eksiklikleri giderip yeniden düşünelim, İslam’ın ön gördüğü bir aile düzeni ile hayatımızı güzelleştirelim.

Aksi halde, İslam’ın men ettiği fiilleri aile hayatımızda uygulamaya devam edersek, ailemizde huzur, güven, muhabbet olmaz. Ahirette ise Allah’ın azabı pek şiddetlidir. Allah’ın, meleklerin, insanların lanetini de üzerlerimize celb ederiz. Mahşerdeki hallerine gelince Allah (cc) şöyle beyan ediyor:

“İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar.” (Abese 34-36)

Dünyada gayr-i İslamî bir aile hayatı devam ettirenler, mahşerde birbirinden kaçan aile fertleri olmak yerine, dinin emirlerini yerine getirerek mümin-i kâmil derecesine ulaşmakla birbirlerine karşı şefaati hak eden bahtiyar insan olmak daha güzel değil mi?

Mü’minlerin şiarı, güzel kul mertebesine ulaşmak olmalı ki, güzel aileler teşekkül etsin.

 

Güle güle günah işleyenler

Kulun yapması gereken şey Allah’a itaat ederek kalbini nurlandırması küçük ve büyük günahlardan azami sakınması gerekir. Zira kul için günahın büyüklüğü ve küçüklüğünün ötesinde bizi ve kainatı yoktan var eden Allah’a karşı işlenmesi büyük bir gaflettir.

Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Mümin kişi günahını başı ucunda ve üzerine yıkılmaya hazır bir dağ gibi görür ve korkar. Münafık da günahını burnuna konan ve kolayca uçabileceği bir sinek gibi görür.”

Gafilane ve cahilane işlenen günahların neticesinde samimi tevbe edilmeli, tevbeyi geciktirmemeli. Çünkü hiç kimse ne zaman öleceğini bilemez. Ecel gelince ne ecel yastığındaki, ne de mezar ve mahşerdeki pişmanlığın faydası vardır.

Peygamberimiz (a.s.) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor:

“Güle güle günah işleyenler ağlaya ağlaya Cehenneme girerler. Cehennem azabı pek şiddetlidir. Cehennemin ateşinden, azabından haberdar olup da cehennemlik amel işleyenlerin vay haline.”

 

Nimet karşılığı şükür edilirse güzeldir

Kendisinden faydalanılan şeye nimet denirse de gerçek nimetin ahiret mutluluğu olduğunu unutmamamız gerekir. Hesabımızı zorlaştıran nimetler, rıza-i bariden uzaklaştıran, Peygamberimizle aramıza perde olan, Cennetle cemalullahtan bizi mahrum eden nimet nimet değil, nikbettir.

Bizim için en büyük nimet İslam nimetidir. Yapacağımız her fiillerimizde İslam’ın ölçüleri dahilinde olursa güzeldir ve nimettir. Allah’ın nimetleri o kadar çok ki biz bunu idrakten aciziz. Kaldı ki şükrü Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’inde şükürle ilgili şöyle buyurur:

“Allah’ın nimetini sayacak olursanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.” (İbrahim-34)

“Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerine nimetimi tamamladım.” (Maide 3)

“Eğer şükrederseniz elbette size (nimetimi) artıracağım.” (İbrahim 7)

“Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (Nahl 78)

Şükürden aciz olan bizlerin şükürsüzlüğümüze binaen üzerimizde nice nimetler mevcutken nankörlük etmeden Rabbimiz nazarında gücümüz nispetinde Allah’a kulluk yapalım. Sayısız nimetlere karşı şükrümüzü artırarak devam ettirelim.

 

Düğün ve merasimlerimiz

1- Allahu Teala, bizlere erkek ve kız evlatlar bahşetmiş. Biz bunları evlendirirken düğün esnasında Kur’an’a ve Sünnete uygun düğün yapmamız gerekirken otel ve benzeri yerlerde içkili, danslı nice garip hareketler ve giysilerle müslümanlar için hiç de hoş olmayan nice düğünler yapmaktayız. Allah’ın bizlere bahşettiği erkek ve kız çocuklarımızın bizlere Allah’ın bir emaneti olduğunu unutmadan, bu güzel emanetleri günahla kirletmeden; inancımıza uygun bir düğün yapmamız, dünya ve ahiret mutluluğu için elzemdir.

2- Erkek çocuklarımızın sünnet merasimleri de isminden de anlaşıldığı gibi sünneti içermesi gerekirdi. Sünnet adı altında gayr-i meşru hareketler, nice gafletler, Peygamberimizin ümmetiyim diyenler için gariptir. Sünneti küçümsemeksizin kasten terk edilmesi bir hata ve şefaatten mahrumiyettir. Fakat sünnetin hak görülmemesi, boş ve hikmetten uzak sayılarak küçümsenmesi, Allah korusun küfürdür. Tecdid-i iman ve tecdid-i nikah gerekir.

3- Yaş günü. Bu merasimler Avrupa’ya özenti olmamalı. Rabbimiz bize bir seneden öbür seneye kadar bir ömür vermişse yaratan Rabbimize karşı ancak secde edilir. Hamd ile tesbih edilir aksi halde haram olan şeyleri yiyip içmek ve İslam edebine uymayan hareketlerden sakınmamız gerekir. Rabbimize tevekkül edelim, bize ve evlatlarımıza verdiği güzel ömürlerden dolayı senenin bazı günlerinde veya senede bir gün değil, Rabb’imiz ile beraberliğimizin şuuru ile her anımızı ibadetli geçirelim.

4-  Bizi ve kainatı yaratan Allah’tır. Yaratana karşı şükür gerekir. Kur’an’da örneğin nimet karşısında nasıl bir tesbihat gerekir. Mekke’nin fethi gibi büyük bir fethin sonunda Peygamberimize Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbini hamdederek onu tesbih et.” (Nasr Suresi)

İşte nimetler karşısında müminin üzerine düşen, hamd ile tesbihtir, şükürdür. Kulluğun gereği de budur.

Allah’ım! Ümmet-i Muhammedi Kur’an’a mahkum et. Amin.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 18/6/2006 - % 90'ı müslüman olduğu söylenen ülkemizde başörtüsü mağduriy

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 18/6/2006 - ...cennetlikler...

 

     Rableri onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükafatın en güzeli Allah katındadır.

                                                                                    Al-i imran/195

 

 

 

    Şüphesiz, Allah iman edip salih ameller işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle, incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektir.

                                                                                     Hac/23

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 14/6/2006 - !...çoban ağacı...!..''..benim BABAMMM..''.. 

http://www.tahapinar.com/detay.asp?ID=404

http://www.tahapinar.com/detay.asp?ID=440

http://www.tahapinar.com/detay.asp?ID=446

http://www.tahapinar.com/detay.asp?ID=407

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 11/6/2006 - slaytlar

http://www.hemenpaylas.com/download/860700/SIYAH_GOZLERINE-EXElance.rar.html

http://www.hemenpaylas.com/download/879456/ARKADA-EXE.rar.html

http://www.hemenpaylas.com/download/879411/PaPaTYaM_eyll_sesli.rar.html

http://www.hemenpaylas.com/download/922115/Gocmen_Kuslar_-EXE.rar.html

http://www.hemenpaylas.com/download/922951/Hangi_Kiyiya_Siginsam_Olurum.rar.html

http://www.hemenpaylas.com/download/926364/seni_sevmek_mi_butun_gunahim-exel.rar.html

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 10/6/2006 - HÜZÜN ANI

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 8/2/2006 -

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

kültür, sanat, edebiyat, kitap

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS

Arkadaşlar

mucahid23
sukretmiyoruz
semsisen
sessizyusuf
aintabsofrasi
sunuhat
makberr
ahmedinecad
fuadyusufoglu
bedraka
caferi
takvadostlugu
islamneguzel
hasretim82
dusbahcesi
unzilecekim
cile
unsal1
elbistan
omer0625
merzbanulafak
d8
vezirhan
Blogcu Yardım
nerdesinsevgili
bilalkafkas
nurnurani
sürgün mekandan öte
sufiderwish
settarkulu
saclariniz
farenjitnedir
allahsevgisibambaska
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:1
Son Sayfa |

Michael Heart Gazze Şarkısı
Yükleyen anadolugenclik571